'Vatan hainliği' suçlaması pahasına iktidarı yere indiren basın zaferi

Gazeteci kimdir, kime çalışır, amacı nedir? Bu soru, son dönemde sadece Türkiye değil, Trump’la birlikte ABD dahil tüm dünyada küresel bir sorun hâline gelen basın özgürlüğü konusu ile gündeme geliyor.
 
 


The Media and Democracy adlı kitabında “Bazıları, bazı şeylerin bazı yerlerde yayımlanmasını istemez. İşte o şeylere haber diyoruz.” ifadesiyle tanımlar Prof. John Keane bu mesleği.
 
Üzerine birçok film yapıldı bugüne kadar gazetecilik hakkında. Bunlardan en öne çıkanlarından biri de 2016’da En İyi Film Oscar’ını alan Spotlight.
 
Gerçek bir gazetecilik başarısı hikâyesinden yola çıkarak beyazperdeye uyarlanan Tom McCarthy’nin yönetmenliğini yaptığı filmde, Boston Globe gazetesinde taciz olaylarını araştıran Spotlight ekibinin tüm dünyada infiale yol açan ve kilisede üst düzey istifaları getiren gerçekleri ortaya çıkarması konu ediniyordu.
 
Steven Spielberg imzalı ‘The Post’ da, gazeteciliğin evrensel ilkelerini konu alan son film beyazperdedeki.
 
THE POST
 
ABD’li askeri ve politik yetkililerin, Vietnam Savaşı döneminde Amerikan kamuoyuna sistematik olarak yalan konuştuklarını ispat eden ‘Pentagon Belgeleri’ni, ‘vatan haini suçlamalarını göze alarak yayımlayan Washington Post Genel Yayın Yönetmeni Ben Bradlee ve yayıncı Katharine Graham’in yaşadıklarından yola çıkarak senaryolaştırıldı The Post.
 
Başrolünde Meryl Streep ve Tom Hanks var...
 
“Gerçekler, insanı özgür kılar” diyen Ben Bradlee, 26 yıl (1991’e kadar) yayın yönetmenliği koltuğunda oturdu Washington Post’un.
 
ABD’nin ve dünyanın en etkili gazetelerinden biri hâline gelen gazete, ‘doğruyu araştırmanın’ en önemli misyon olduğunu söyleyen, muhabiri, ‘dünyanın en iyi yalan dedektörü’ olarak tanımlayan Ben Bradlee’ye borçlu bu başarısını.
 
Film için bir eleştiri yazan Atilla Dorsay, “The Post”un öncelikli amacının Nixon ile Trump arasında bir paralellik kurarak, başa geçtiği günden beri basın ve medya ile “papaz olan”, hukuk mekanizmasını gönlüne göre uygulamaya çalışan günümüz ABD yönetimini yermek olduğunu söylüyor ve ekliyor:
 
“ANLAŞILAN ÇÜRÜMEKTE OLAN BİR ŞEYLER VAR BU ABD KRALLIĞINDA...”
 
Yaptığı işleri takdir etse de “gönülden bir sevgi besleyemediğini” söylediği Spielberg’in son filmi için “başyapıtlarından biri olmasa da, iyi çekilmiş, iyi oynanmış, sağlam bir çalışma” diyor Dorsay, “Hukuk, adalet medya ve basının asal amaçları hakkındaki çarpıcı mesajı tokat gibi” yorumuyla…
 
Resmi adı “ United States – Vietnam Relations, 1945–1967: A Study Prepared by the Department of Defense / Amerika Birleşik Devletleri – Vietnam İlişkileri, 1945–1967: Savunma Bakanlığınca Hazırlanan Bir Çalışma” olan bu belgeler, ABD’nin 1945-1967 yılları arasında Vietnam’daki siyasi-askeri müdahalesini konu alıyordu.
 
Özellikle savaşın artık kaybedileceğinin belli olduğu dönemlerde hükümetlerin, “devletin prestijini korumak” amacıyla savaşı ödedikleri vergilerle fiilen finanse eden, çocuklarını binlerce kilometre ötede savaşmaya ve belki de ölmeye gönderen Amerikan halkıyla onun temsilcisi Kongre’ye sistematik olarak yalan söylediğini kanıtlıyordu.
 
NİXON’IN YAYIN YASAKLARI, “VATAN HAİNLİĞİ” SUÇLAMALARI, YÜCE DİVAN…
 
Devlete karşı verilen bu basın savaşı, tarihe emsal olarak geçecek bir kararla, adaletin zaferiyle sonuçlanmıştı.
 
İşte “The Post”, o dönem ABD basın dünyasının verdiği bu basın mücadelesini anlatıyor.
 
 
ABD basın tarihinin ilk kadın yöneticisi Kay Graham’in, 1965’de işe aldığı, 1968–1991 arasında Washington Post’un baş editörlüğünü yürüten Ben Bradlee üzerinden devam ediyor senaryo.
 
Washington Post’la eş zamanlı olarak Pentagon Belgelerini yayımlayan New York Times, belgelerin bir kısmını ifşa etmişti. Nixon’un tedbir kararı aldırarak Times’ın yayınını engelleme çabası, belgelerin neredeyse tamamını elde etmeyi başaran Bradlee ve ekibi için olağanüstü bir fırsat yaratıyor filmde.
 
Ancak Bradlee’nin bu belgeleri yayımlamasında destek olan gazetenin patronu Kay Graham’a da özel bir parantez açılıyor. Dorsay’ın tabiriyle, Meryl Streep’in “müthiş” bir performansla Graham’i canlandırdığı filmde, Nixon’u düşman edinmek belası, ve de en kötüsü, ulusal çıkarlara karşı gelme iddiasıyla vatan hainliğiyle suçlanarak Ben’le beraber hapsedilmek korkusu, diğer yandan da, iş arkadaşlarının ve hukuk danışmanlarının muhalefetine rağmen, halkın anayasal hakkı olan doğruları öğrenmesini temin ederek basının asal görevini yapmak zorunluğu işleniyor.
 
Filmi Gazete Duvar’daki yazısında yorumlayan Şenay Aydemir de, var olmak için devlet ihalelerine, beleş arsa tahsislerine, kamu mallarının yağmalanmasına ihtiyacı olmayan bir sermayenin bu tür kararlar alırken görece daha özgür hareket edebildiğini gösterdiğini söylüyor The Post’un.
 
Ve Türkiye’de ana akım medyadaki hiçbir patronun iktidarları kızdırmayı göze aladığından dem vuruyor.
 
Spielberg’in, fimde ülkenin kuruluş ilkelerine ve anayasasına referanslarla bir kez daha ABD’yi taltif etmekten geri durmadığı görüşünü dile getiren Aydemir, öte yandan mesleki dayanışmanın önemi ve gazetecilerin devletin değil, kamunun çıkarını gözetmesi gerektiği gibi mesleğin evrensel ilkelerine vurguyu iyi yaptığını dikkat çekiyor ve ekliyor:
 
“Medya-sermaye-devlet ilişkileri konusunda da üzerine kafa yorulmayı hak eden malzemeler sunuyor.”
 
Washington Post’un deneyimli editör kadrosundan bazılarının haberin yayımlanmaması durumunda istifa edeceklerini söylediğini aktarıyor Aydemir ve Türkiye’de MİT TIR’ları haberi üzerinden devam eden dava sürecine atıf yapıyor.
 
Özellikle Gezi olayları ve 17 Aralık süreci sonrası “MİT Tırları” haberinin ortaya çıkaracağı sonuçları öngörmek o kadar da zor değildi. Buna rağmen bu haberi yayımlayıp kamuyu aydınlatan Cumhuriyet’in baskı altına alınması, çalışanlarının cezaevine konulması hâlâ yakıcı bir gündem.
 
Başta Sur ve Lice olmak üzere öldürülüp günlerce sokaklarda bırakılan kadınların, bodrumlarda yakılan gençlerin haberini yapan onlarca Kürt gazetecinin de ağır bedeller ödediği ortada.
 
“Türkiye’de devlet ve iktidarın gadrine uğrama riskine rağmen gazetecilikten taviz vermeyen bir damar her zaman oldu” diyor Aydemir, “Ana akım gazete ve gazetecilerin “vay anasını” diye izledikleri bu hikayelerin Türkiye’ye de çok fazla uzak olmadığını belirtmek istiyorum sadece” ifadesini kullanıyor. 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER KÜLTÜR & SANAT HABERLERİ